Gülümse, Çekiyorum

Artık fotoğrafçılık bu klasik şeklinden yavaş yavaş kurtulmaya başladı. Fotoğrafçı koltuğuna oturduğumuz ve doğru pozun yakalanabilmesi için dakikalarca fotoğrafçının talimatlarını uygulamaya çalıştığımız günler, kimilerimiz için çok uzak değil. Elbette o dönemler, sınırlı sayıda filmlerin kullanıldığı, pozların hovardaca israf edilemeyeceği bir dönemdi. Dijital çağın gereklerine uygun olarak şimdi peşpeşe 5 poz çekerek bu sorunu ortadan kaldırıyoruz.

 

Bu telefonu hatırladınız mı ?

 

Hayatımızda gördüğümüz, entegre kameraya sahip ilk cep telefonu buydu. Dünyada üretilen ilk model olmasa da… Nokia her zamanki gibi tasarım ve işlevselliği aynı anda sunmayı başarmış, almaya gücü yetenler için yeni bir dünyanın kapısı açılmıştı.

 

Günümüzde çamur(!) diye bile tabir edilemeyecek çekimler yapmaya imkan veren bir teknoloji elimizin altındaydı. Elbette o dönem şaka amacından öteye geçmedi.

 

Her teknoloji gibi bu teknoloji de gelişmeye mahkumdu. Bu gelişme, toplumda “yüksek megapiksel daha iyi fotoğraf demektir” şeklindeki yanlış algının yerleşmesine de zemin hazırladı. Gerçekten kamera sensörlerinin aldığı ışık verisi arttıkça göze daha hoş gelen fotoğraflar çekilebiliyordu ama kaliteyi etkileyen yegane faktörün bu olmadığını anlamamız zaman aldı. Tabi bu duruma üreticilerin, tüketicileri sayısal değerlerin büyüklüğü ile cezbetme yarışına girmelerinin etkisi olduğunu unutmamak gerek. Hatta HTC, çıkardığı One M7 model cihazında ultra piksel teknolojisine sahip 4 megapiksellik bir sensöre yer verdiğinde, tüketicilere bunu anlatabilmesi mümkün olmadı.Bu konuda Microsoft’a satıldıktan sonra çıkardığı Lumia 1020 modeli ile Nokia’nın zirve yaptığını hatırlayabiliriz. Bu mode tam 41 megapiksel büyüklüğünde fotoğraflar çekebiliyordu.

 

 

 

 

Dilerseniz bir de cep telefonu kameralarının nereden nereye geldiğine bir bakalım.

 

                                                                             

 

Görüldüğü gibi 17 senelik zaman zarfında telefon kameralarının katettiği yol gerçekten inanılmaz.

 

            
Buradaki görsellerde dikkatini çeken şey nedir ?

 

Mobil dünyada en çok ses getiren telefonlardan biri olan iPhone’un ilk defa tanıtıldığı sunum ile son nesil iPhone’ların 8. serisinin tanıtıldığı sunumdan iki enstantane. Dikkat ettiyseniz rahmetli CEO Steve Jobs cihazı tanıtırken internete girebilen ve müzik çalar özelliği olan bir telefon olarak lanse ediyor. Cihazda pek tabi ki bir kamera var ama günümüz yaygın standardı aksine, sadece arkada yer alan ve pek de vurgulanmaya layık duyulmayan tek bir kamera. Günümüze gelindiğinde ise sadece kameraların çekim kaliteleri değil sayıları da arttı. Arka kamera yetmedi öne kamera kondu. İnternet üzerinden görüntülü görüşme yapalım diye konan ve “tanınsan yeter” kalitesindeki ön kameralar selfie çekelim diye “selfie  kamerası” oldu ve kimi telefonların arka kamera performanslarını geçti. Sonra Arkadaki tek kamera da yetmedi, çift kamera oldu.

 

 

 

Sadece Apple değil, amiral gemisi telefon üreten bütün firmalar, ürün lansmanlarında cihazlarının kamera performansı ile ilgili bilgiler paylaşıyorlar.

 

Cep telefonu kameralarında bu gelişmeler yaşanıyorken “kompakt” diye adlandırdığımız fotoğraf makineleri neredeyse tarih oldu ve mobil fotoğrafçılık da tamamen bu cihazlara kaydı. Çünkü günümüz teknolojisi ile kompakt fotoğraf makinelerindeki sensörler akıllı telefonlara yerleştirilebilir oldu. Dolayısıyla kompakt makine seviyesinde fotoğraf çekmenin mümkün hale gelmesinin yanında bunu hali hazırda cebimizde taşıdığımız cihazlarla yapıyor olmamız bu işi bu noktaya getirdi.

 

 

 

Şekilde kameraların çalışma prensibini görüyorsunuz.

 

Görebileceğiniz gibi iyi fotoğraf doğrudan optik bileşenlerle ilgili bir konu olsa da bu konuda önemli bir maharet de farklı doğa koşulları nedeniyle meydana gelen sinyal bozulmalarını yazılım ile düzeltmek. Bu da beraberinde; aynı donanıma sahip fotoğraf çekebilen cihazlar arasında daha iyi fotoğraf çekebilme imkanı demek.

 

Cep telefonları fotoğraf çekebilme yetenekleri konusunda o kadar muazzam bir gelişme kaydettiler ki, kompakt fotoğraf makinesi diye tabir ettiğimiz küçük makineler (neredeyse) piyasadan kalktı.

 

Hatta üreticiler gelinen noktayı şimdiyekadar yeterli görmediler ve her yeni modelde daha iyi fotoğraf çekebilmeyi vaad ettiler.

 

Nokia-Carl Zeiss birlikteliğine benzer şekilde Leica ile ortaklık kuran ve akıllı telefonlarda çift kameranın öncüsi Huawei, Mate 10 Pro cihazında, yapay zeka destekli işlemcinin hizmet vereceğini açıkladı.

 

Apple’da kamera departmanında bundan 2 yıl öncesine kadar 800 kişi çalışıyordu. X modeli ile ön kamerası ile devrim yapan şirket, bunun için LinX firması da dahil olmak üzere bir dizi satın alımlar yapmıştı. Geldikleri nokta itibariyle; arka kamera ile başardıkları göz kamaştırıcı portre çekimlerini, bir dizi ilave teknolojiyi de kullanarak ön kamerada daha da ileri taşımayı başardılar.
    

 

Bir başka teknoloji devi Google da yapay zeka birikimini fotoğraf çekimine aktarmayı ihmal etmeyen firmalardan biri.

 

 

 

Keza Samsung ve Sony de fotoğraf makinesi üreticisi olmalarının avantajı cep telefonlarında sonuna kullanıyorlar. Sony 2017’de piyasaya sürdüğü Xperia XZ Premium modelinde kendine ait belleği olan 960 fps çekim yapabilen (çok iyi ağır çekim yapmanıza yarayan kısaca) kamera ile geldi. Samsung, gece çekimlerinde en başarılı telefon belki de. HTC, U11 modeli, kamera performanslarını değerlendiren DXO Mark sitesinde birinci seçilmesini sitesinde gururla duyurmuştu.

 

 

Akıllı telefon devri ile, kameraları sadece fotoğraf çekmek için kullandığımız dönemi de geride bıraktık. Cebimizde unutulup çamaşır makinesinde yıkanma ihtimali olan kağıttaki bilgilerin kaybolmaması adına resmini çektiğimiz, görsel olarak hatırlamamızı sağlayan ayrıntıları fotoğrafladığımız, arabamızı park ettiğimiz otoparkın koordinatlarını hatırlamamızı sağlayan hatta belge tarayıcı kullanma ihtiyacını dahi ortadan kaldıran bir konuma geldik.

 

Sanırım kamera performansının, tüketicilerin nezdinde bir tercih kriteri olduğunu vurgulamaya gerek yok. Her an yanımızda taşıdığımız bir cihaz ile evimizin duvarına asabileceğimiz güzellikte kareler yakalayabilmek büyük bir nimet. Üstelik o enstantanenin ansızın karşımıza çıkabilme ihtimaline karşı hazırlıklı bir şekilde… Gerçi, bu fotoğrafların çoğu dijital depolama ortamında hapsolmuş bir şekilde kalıyor. Hatta çoğu zaman, çocuklarımızın olduğu aynı kareyi üçer beşer çekip, “hafıza dolu” uyarısı aldığımızda gereksiz fotoğrafları silmek aklımıza gelse de durum bu.

 

Peki neden akıllı telefonlarla fotoğraf çekmeyi seviyoruz ? Her çıkan yeni model, daha iyi fotoğraf kalitesi sunduğu için bizleri cezbediyorsa, neden bu işin piri DSLR makine (pek taşınabilir olmadığı için bu şıkkı eledik) aynasız makineleri tercih etmiyoruz ?

 

Bu olayın temelini paylaşmak olarak özetleyebiliriz. Cep telefonlarının kameralarının palazlanmaya başladığı dönemde döneminin popüler cihaz üreticilerinden Sony Ericsson, çekilen resimleri paylaşmak için kısa menüler eklediği telefonlarını “Quickshare” etiketiyle piyasa sürmüştü. Mobil internet kavramının geniş kitlelere hitap edecek durumda olmadığı dönemlere denk geldiği için bizler açısından pek bir esprisi olmamıştı. Ama çektiğimiz resimleri paylaşma isteğinin tarihinin daha eski olduğunu da gösteriyor.

 

DSLR ve aynasız makinelerin de bağlantı yeteneklerinin sınırlı (hatta yine bir akıllı telefon bağımlı) olduğunu düşündüğümüzde bu konuda ilk alternatif olmaktan uzaklar. Üstelik RAW çekimlerin ortalama 25-30 MB yer kapladığı düşünüldüğünde bu verileri kablosuz teknolojiler kullanarak aktarmayı denemek makul gözükmüyor. Düşündüğünüz zaman bugün, pek çok kişi için paylaşmak, kaliteden daha önce geliyor. Resimlerimizi en çok paylaştığımız platformlar olan Whatsapp ve Instagram, mobil veri kullanımını ve aktarılan verilen makul düzeyde tutulmasını düşünerek, resim çözünürlüğünü önemli derecede düşürse de bundan şikayetçi olan kişi sayısı fazla değil. Hatta ve hatta paylaşılan resim dosyası sanatsal bir fotoğraf değil de “yazıları okunsun” tarzı bir belge olduğunda herkes bundan memnun.

 

Peki tabi kameraların gelişmesinde aslan payını Instagram’a verebiliriz. Insaların Twitter’da fikirleri ile var olması misali, Instagram’da da resimleri ile varlar. Bu durum öylesine bir çılgınlık noktasına geldi ki, Essena O’Neill isimli bir genç kızın, “sosyal medya gerçek hayat değildir” şeklindeki veryansın etmesinin ardından bütün resimlerini sildiği hesabına ilişkin haberler yerel basınımız dahil olmak üzere kendine yer buldu. Bu kız itiraflarında popüler bir paylaşımını çekebilmek için 39 deneme yaptıklarını itiraf etmişti. Düşünün ki en güzel kareyi yakalamak için bu kadar çaba sarfeden birisiniz, haliyle bu kareyi yakalamanızı kolaylaştıracak cihazlar da otomatik olarak ilgi alanınıza giriyor. iPhone’ların portre modu, Huawei’nin çift kamerası, yazılımla sağlanan bokeh efektleri… hepsi de bu kitleye hitap etmek için yapılan çalışmalar.

 

Akıllı telefonların, klasik fotoğraf makinelerine kıyasla bir başka avantajı, çektiğimiz fotoğrafı, anında olduğu gibi görmemize imkan tanıması. Asıl ve tek işi fotoğraf çekmek olan klasik makineler, resmin genel hatlarını görmemiz açısından minik bir ekrana sahip olsalar da çözünürlükleri düşük ve resmin kalitesi hakkında fikir vermekten uzak. Kısaca “bende çektiğin resimlere bilgisayarda bak” mesajı veriyorlar. Ama güncel bir akıllı bir telefon ekranı, çoğumuzun evindeki TV yada monitörlerde dahi henüz olmayan 4K HDR özelliklerine sahip ve bu da çektiğimiz fotoğrafı aynen görmemizi sağlıyor.

 

Gelelim her zaman yaptığımız gibi, verileri ortaya koyduktan komplo teorisyenliği yapma safhasına…

 

Time-lapse kavramını duymuşsunuzdur. Gece karanlığından sabahın ilk saatlerine kadar trafiğin yoğunlaşmasını gösteren ya da düz bir ovada bulutların hareketlerini gösteren ve görsel olarak hepimizi büyüleyen o video klipler… Time-lapse videolarının hazırlanma mantığı; belli bir süre boyunca, saniyelerle ifade edilen aralıklarda sürekli fotoğraf çekip bunların birleştirilmesi mantığına dayanıyor.

 

Bu durumu, telefon üreticileri açısından düşünürsek; eğer ki siz cebinden telefonu çıkarıp kamera butonuna basmaktan keyif alan biriyseniz, hayatınızda gördüğünüz belli enteresan şeyleri fotoğraflamayı seviyorsanız, bu sizin beğenileriniz hakkında ipucu verir. Hani günümüzün meşhur paranoyaların biridir ya “telefon kameraları ile bizi gözetliyorlar mı”. Böyle bir ortamda üreticilerin buna ihtiyacı da yok aslında. Daha teknik tabirle ifade edecek olursak: örnekleme (sampling) dediğimiz dijital haberleşmede sinyalin tamamını iletmek yerine belirli aralıklarda sinyal kesitlerini alıp onların iletimi sağlama olayını bizler, telefon üreticileri için sağlıyoruz. Telefon kameraları bir yerde gözümüz oluyor ve adeta büyüyen bir çocuğun daha iyi görmeye başlaması ile birlikte çevreye daha çok bakması gibi biz de, resim çekmek için cebimizden o telefonları daha çok çıkarmaya başlıyoruz.

 

Tabi ki yaptığımız çekimler bunlarla sınırlı değil. Oldukça gürültü koparan “Fappening” olayında bazı ünlülerin özel resimleri internete sızmıştı. Ünlüler bunu kendileri mi verdi, yoksa sistem gerçekten hacklendi ve bu resimler ele mi geçti orasını bilmiyoruz ama cep telefonu kameralarımıza bu kadar özel(!) anlarımız için dahi poz verebiliyoruz.

 

Sosyal medya paylaşımlarına ilişkin bir takım psikolojik çalışmalar yapıldığını da görmüşsünüzdür: “Sürekli yediği yemeği paylaşan kişiler şöyledir”, ” ruh hali .. olan kişiler en çok … filtresini kullanıyor” …vs Bu çalışmaların akademik düzeyde ve geniş kitleler incelenerek yapılanlarının finansmanını da büyük teknoloji şirketleri de sağlıyordur belki de, kim bilir. Kocişi ile her anını paylaşan kişilerin aslında çok mutlu evlilikleri olmadığı gibi bir genel eğilim olduğu anlaşıldığında Instagram profilinizde evlilik danışmanı Dr. Berke Candan’ın sayfasına denk gelebilirsiniz.  Şu denklemi hiç unutmamak lazım, kullanıcısını daha iyi tanıyan şirket demek onlara daha isabetli reklam sunabilir demek. Başarı yüzdesi yüksek olan reklam verme hizmeti de değerli oluyor. Tabi ki bu işin ticari ve en masum yanı.

 

Konuyu araştırırken denk geldiğim ama not almadığımı sandığım fakat sonrasında hiç bir iz bulamadığım bir yazıda mealen şöyle yazıyordu : “telefonların kameraları geliştikçe ve sosyal medya yazılımları ile çekim modu dikey hale gelmeye başladı. Bu da yatay modda yapılan çekimlere göre daha fazla kişisel detay çektiğimiz anlamına geliyor” Bakıldığında; temel fotoğrafçılık prensiplerinden olan manzara çekimlerinin geniş baçıda yapılmasından hareket edersek; geniş açının amacı bir fotoğraf karesine daha fazla veri sığdırmaktır. Açıyı daralttığımızda ise detaylar ön plana çıkar. Bu durum görüntü işleme yazılımlarına da avantaj sağlamakta. Dar bir alanda işlenecek daha az veri, ama bunun karşılığında daha detaylı veriler… Paylaştığımız fotoğraflarda o anki ruh halimizden tutun da giymekten hoşlandığımız kıyafetler/renkler/desenler gibi kişisel detayların analiz edilmesi kolaylaşmış oluyor.

 

Çünkü bu klasik tüketici-kamera ilişkisi Apple ve Huawei’ye yetmemiş olacak ki olayı bir adım öteye taşıdılar. Apple’ın ön kamera geliştirmeleri ile ilgili olası politikalarına bu yazıda değinmiştik. “Animoji” adını verdikleri uygulama ile yüz ifadelerimize kadar birebir takip edebilme yeteneği kazanan ön kamera var hayatımızda. Huawei resmini çektiğimiz nesnenin ne olduğunu anlayıp bize daha iyi fotoğraf kareleri sunmayı vaadediyor. Google, “Clips” adını verdiği cihazda belli anlarımızı kaydedip, istediğimiz kareyi yüksek çözünürlüklü olarak kaydetme imkanı sunuyor.

 

 

Dikkat ettiyseniz; telefon üreticileri sizinle doktor-hasta ilişkisi kurmak istiyor. Size daha iyi tedavi sunabilmemiz için bize daha çok şey anlatın. Hatta bunun için sıradan doktorlar yerine artık daha zeki doktorlarımızı size gönderiyoruz kıvamına geldi. Huawei, Google ve Apple, sunumlarında makine öğrenimi vurgu yaptılar ki, bu da telefonla resim çektikçe daha iyi sonuçlar almamızı sağlayacak bir sistem.

 

Doğal olarak; her doktor-hasta ilişkisinde olduğu gibi burada da gizlilik kavramı ön plana çıkıyor. Özellikle son zamanlarda her geçen gün daha fazla insanda kişisel bilgilerin izinsiz kullanımı ile ilgili hassasiyet artmaktayken, Apple ve Google sunumlarında makine öğrenimi süreçlerinin cihaz içinde gerçekleşeceğini vurguladı. Bunun ne kadar samimi olduğu, samimi olsa da başka bir yolla firmaların veri elde edip etmeyeceği bilinmez.

 

Akıllara şu soru gelmiyor değil: piyasadaki üst düzey cep telefonlarının kamera perforaması, şimdiki halinden biraz daha kötü olsa, yada bir başka deyişle, birkaç yıldır kamera performansı konusunda cep telefonları bir gelişme kaydetmemiş olsaydı, yine de bir İphone X, Samsung Note 8 almaktan imtina edecek miydik ?

 

Çok muhtemel ki hayır.
Shiftdelete.net’in her salı canlı yayınladığı SDN’ye Sor isimli canlı yayın soru-cevap programını takip ettiyseniz, her yeni çıkan amiral gemi cep telefonu modelinden sonra “…eğer elinizde bir önceki model varsa yeni modele geçmeye değmez… kamerası daha iyi ama öyle aman aman da  bir fark yok” şeklindeki yorumlara  sıkça denk gelmişsinizdir. Her yeni modeldeki kamera performansı bir öncekinin üstüne ciddi anlamda koyarak ilerleyen bir süreç değil. Bununla birlikte tüketicilere geliştiği en net bir şekilde anlatılabilecek bir özellik.

 

Tasarımları gereği, cep telefonlarının televizyon teknolojisi ile paralel ilerlediğini söylemek mümkün. İkisi de ön tarafında led/oled/amoled/qled..vs panel olan bilgisayar bileşenleri taşıyan cihazlar. Yüksek fiyat etiketiyle satışa sunulabilen televizyonlarda, maliyeti daha yüksek iken cihazlarda yer alabildiği için ekran teknolojilerinin birkaç yıl önden gittiğini söylemek mümkün. Performansı artan işlemciler ile cep telefonlarında da daha yüksek çözünürlüklü ekranlar da görüyoruz. Elinize bir cep telefonu aldığınızda daha canlı renkler görmek, tüketiciler açısından telefonların albenisini arttıran bir unsur.

 

Hal böyleyken; cep telefonu ile çektiğiniz fotoğrafı telefon ekranının çözünürlüğü düşük olduğu için tam anlamıyla görememek ya da çektiğiniz full hd videoların  4k ekranı olan bir telefonda yine full hd kalitesinde izlemenin lüks kaçacağı bir durum ciddi tezat oluşturur.

 

Son yıllarda bu olaya internet ve YouTube da dahil olmuş durumda (YouTube yıllardır hayatımızda gerçi ama sloganı olan “Kendin yayın yap”ın hakkını vermeye başlaması çok eski değil) “Youtuber” denilen bir kavram hayatımıza girdi. Her ne kadar bu işi ciddiye alıp içerik üretmeye kendini adayan kişiler daha profesyonel fotoğraf makineleri ile bu işi yapsalar da, bugün orta düzey cep telefonlarının kameraları ile youtube’da seyredilebilecek kıvamda videolar çekmek mümkün. Olay elbette “youtube telefonu” sloganı ile ürün satmak değil. İşin özü çekimleri paylaşabilmek. Bugün evimizdeki 4K TV’lerin hakkını verecek görüntüleri elde etmenin yollarından birisi de cep telefonları. (720p yayınlar için bile HD etiketi ile yapılan yayınlara ayrıca para ödemek zorunda kaldığımız bir dönemde olduğumuzu düşündüğümüzde)

 

Bakıldığında; desteklenen kalitede görüntülerin seyredilemediği bir televizyon almanın mantıksız olacağı bir ortamda en azından tüketicilere kendi içeriklerini oluşturma imkanı tanınıyor. Sony, LG, Samsung gibi akıllı telefon pazarının önemli oyuncularının aynı zamanda birer TV üreticisi olduğu, hatta bu alanda da pazarın büyük oyuncuları olduğu hepinizin malumu. Bu yüzden kameralara gösterilen hassasiyetin nedenini anlamak zor olmayacaktır.

 

Uzun lafın kısası kameralar büyük telefon üreticilerinin göz bebeği konumunda. Üzerinde yapılan iyileştirmeleri/geliştirmelerin tüketiciye en rahat anlatılabileceği bileşen olma konumundalar. Tabi ki tek nedenin bu olmayacağı konusunda çok ciddi veriler var elimizde.

 

KAYNAKÇA
https://www.apple.com/tr/iphone/
http://consumer.huawei.com/tr/phones/mate10-pro/
http://www.studioix.com/edu/towson/art235-creativeWorkflow/
https://www.cameraplex.com/blog/priceless-reactions-to-worlds-first-cell-phone-camera

Share This: